Kudüs Notları


O gece biraz geç döndük otele.

Gün boyu Hristiyanların Hz. İsa'nın çile çekerek yol aldığına inandıkları hac yolu üzerinde kurdukları istasyonlarda bulunan kiliselere uğramış, Veronica'nın Hz. İsa'nın terini silişini dinlemiş, Hz. İsa'nın üçüncü kez düştüğü ve Kutsal Kabir Kilisesi'nin çatısında bulunan dokuzuncu İstasyonda dinlenmiş ve Kıyamet Kilisesi'nin avlusunda vakit geçirmiştik.
Bu durağın olduğu yerde, sağında, Kıpti Kilisesi, solunda ise, Habeş Hristiyanlarına ait Deyr es Sultan kilisesi bulunmaktaydı .

Kilisenin anahtarlarının Müslüman bir ailede bulunması ve Hz. Ömer'in kilisede namaz kılmayarak gösterdiği hoşgörülü tutum ve adaleti dinlemek bile mutluluk vericiydi.
Hristiyanların çile yolu diye adlandırdıkları Hz. İsa'nın, onların inanışıyla, adım adım ölüme gittiği yolda, şimdi, sağlı sollu dansöz kıyafetleri, süsler, takılar satılıyor, boynunda haçlarıyla Hristiyanlar, onca sıcakta satılan eşyalara bakarak ilerliyordu.
Hz. İsa bizim inancımızla şimdi gelse, o yolda yürür müydü acaba diye de düşünmeden edemedim.
Akşam yemeğinden sonra otele gidince bir başıma çıktım teras kafeye. Sadece tek kat çıkacağım için merdivenleri  tercih etmiştim ki yanımdan hızlıca bir Hasidi geçti.
Beyaz gömleği, siyah takım elbisesi, altı kösele kundura tipi ayakkabısı, şapkası ve hani bizim tasavvufi ritüellerde olan ayağının ucuna bakma usulünün, onlarda, "etrafındaki kimseyi görme" şeklinde vücut bulmuş haliyle ve bir yere yetişme moduyla hızlıca geçti yanımdan adam. Hatta o kadar hızlıydı ki, kıyamet gününde  perçemlerinden tutulup cennete çekileceklerine inandıkları için kulaklarının önünde bıraktığı upuzun lülesi bana doğru hızlıca sallandı.
"Ah" dedim içimden "Ne inatçı bir kavim! Cennete bile çekilerek götürüleceklerine inandıkları bir inançları ve gururları var."
Holy Land Hotel'in terası, "cafe bar" şeklinde hizmet veriyordu müşterilerine. Tüm Kudüs'ü karşıma alan bir manzara ile karşı karşıyayım şimdi.
Sağımda, boyunlarında haçlarıyla hacı olmaya gelmiş Hristiyan bir aile şarabını yudumluyor, onların az gerisinde Müslüman bembeyaz çarşaflı Endonezyalı anne çocuğuna bir şeyler anlatmaya çalışıyor, sol tarafımda genç bir çift fısıldaşarak Kudüs manzaralı konuşuyor, tam yanımda Arap kültürünün ve çok sesliliğinin masalarından taştığı, genç Filistinliler nargile içiyordu.
Ve karşımda Hz. İsa'nın da Hz. Muhammed Mustafa'nın da göğe yol bulduğu mukaddes bir şehir duruyordu .
Tepelere kaydı gözüm.  Zeytin Dağını aradım karanlıkta.
İşte işte! Tam şuradan Hz. Şuayb yorgun bir kervanla şehre giriyor, Burak gök kapılarını aralamış doludizgin şuradan iniyor, Hz. Süleyman kutsal mabedin inşası için uçan bir halı üzerinde cinlere emirler veriyor, Hz. Belkıs, Aksa'nın içinden geçerek süzülüp giden dereye inşa edilmiş cam zeminde eteklerini tutarak yürüyordu.
Taze naneli yeşil çay ısmarladım upuzun, içerisinde çeşit çeşit şarapların olduğu içecek listesinden kendime.
Tek bir dal  olarak zeytin dalı uzatmışlardı bardağın üzerine.  Kudüs'ü, bolluğu, bereketi, barışı ve üzerine yemin edilmiş kutsiliği kendinde barındıran zeytin dalı.
Çayımı yudumlarken baktım bizim gruptan iki genç kız geldi kafeye, beni görünce de yanıma yöneldiler haliyle.
Onlara da anlattım çayın güzelliğini ve onlara da ısmarladım.
Sonra orta yaşlı rehberimiz geldi. Hemen elbirliğiyle ona da bahsederek, aynı çaydan içmesine sebep olduk.
Sonra aile dostumuz eşiyle yanımıza geldi. Onlara da ilk masa sahibi olarak ısmarladım ve nihayet gece bitti, hesap geldi!
Yanımda, çantamda kuruş para yok, hesap  kitapçığını aralamaya hacet görmeden mecburen odaya lütfen dedim. Bu sefer odanın numarasını unuttuğum aklıma geldi birden. Aman Allah'ım! Güç bela yan odamızda bulunan çiftin yardımıyla numaramı hatırladım. Yoksa bir koşu gideyim odamızın numarasını okuyayım demekten başka çarem kalmayacaktı.
Birkaç gün sonrası otelden çıkış yapıyoruz, çantaları indirdik, yanımdaki odanın anahtarını  teslim ediyor, ben ise arkadaşlarla lobideki koltuklarda muhabbetteyim.
Göz Göze geldik. Baktım beni çağırıyor.
"Ne içtin sen" dedi?!
"Ne içtin?" Bu soru muydu?
"Ay" dedim böyle parmaklarımı geri vererek, "ne açtırdım acaba kendime, gidip bakayım."
Ama o kadar zoruma gitti ki, "sen ne içtin" sorusu...
Alt tarafı bir çay parası. Kasaya yaklaşınca öğrendim. Meğer benim çay param, tam 30 dolar tutmuş. Tam tamına 200 lira,
"Sadece çay içtim" dedim, masumca.
"Biliyorum tatlım" dedi "sadece ümmeti Muhammed ile içmişsin!"
Hakikaten öyle yüreğime oturmuş ki o çay parası, grubu Türkiye'ye gönderip Tel Aviv'de kaldığımız gece, yakın aile dostumuzla Müslüman Arap lokantasına girdiğimizde, adamlar garsona "masayı donat" demeye çalışırken, kendimi  "Üridüşşay kem şepel? (Çay istiyorum, fiyatı ne kadar?)" derken buldum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

12 Adımda Yeni Bir Sen Olmaya Var Mısın?

Günlük hayatta kullanmamız gereken kelimeler...

Eski Türkiye'de Yaşadığım Bazı Rezillikler